“Öğrenebileceğin en mükemmel şey; aşık olmak ve karşılığını bulmaktır.”[1]

     Kalbinizin pır pır ettiğini ve karnınızda kelebeklerin uçuştuğunu hissettiğiniz, çevrenizdeki tüm renk ve detaylarda muazzam değişimler gözlemlediğiniz, yaptığınız hiçbir işe odaklanamadığınız, mâşukunuzu düşünmekten bir türlü kendinizi alamamaya başladığınız zaman “ben âşık oldum galiba” demenizin vaktinin geldiği anlaşılıyor. Ayrıca oradaki “galiba”nın fazlalık olduğunu da söyleyebilir, atabilirsiniz. Zira bu en genel şekliyle “erkek ve kadın arasındaki tutkulu bağlılık” şeklinde tanımlayabileceğimiz, aşk denilen şeyin ta kendisidir.

     “Önemli olan iç güzellik efendim” diyenlerdenseniz eyvallah, biz de öyleyiz. Ancak buna katılmamız; “yeterli olan iç güzelliktir” şeklindeki bir beyanın altına imza atacağımız anlamına gelmiyor. Bu da böyle biline!


 
     Elbette söz konusu aşk ve ikili ilişkiler ise iç güzelliğin önemini yadsıyacak değiliz. Ahlâklı, samimi, güven veren, aklı başında ve temiz bir kalpli bir insanın eşi olabilmeyi herkes ister. Fakat bir insanın bir başkasına kapılması ve âşık olması için en öncelikli uyaran “iç güzellik” denilen niteliğin dışavurumunu teşkil eden davranışlar değil; “dış güzellik” dediğimiz niteliktir, yani “görsel uyaranlar”dır. Bir insanın görsel özellikleri, beyinde en hızlı biçimde değerlendirilen duyusal bilgilerdendir. Bu bulgudan yola çıkarak ilk görüşte aşkın gerçekten mevcut olduğunu söyleyebilmemiz de mümkün görünmektedir. Kişi görsel nitelik açısından sınıfı geçtiğinde zekâ, ses, üslûp, kültür, sosyal statü gibi filtrelere tabiri caizse “torpilli” girer ve bu filtreleri rahatlıkla geçer.

     İlk duyduğumda beni de şaşırtan bir diğer önemli bağlayıcı unsur; hayvanlarda söz konusu olan “feromonlar” adıyla anılan koku sinyalleridir. İnsanlarda da var olduğuna dair çeşitli kanıtlar olduğu söylenen bu koku sinyallerinin, ilgili bireyin kendisine biyolojik açıdan en uygun eşi seçmesini sağlamaya yardımcı olduğu bilinmektedir. Feromonlar; genetik yapı, çiftleşmeye uygunluk, biyolojik uyum/uyumsuzluk gibi içerdiği kritik bilgiler vasıtasıyla bireye farkında olmadan(muhtemelen bilinçaltı yoluyla) bu bilgileri değerlendirip biyolojik açıdan en doğru seçimi yapabilme olanağı sağlıyor.
 
1. Âşığın Beyni

     Âşık bir insanın beyninin “korteks” denilen kabuk bölümündeki faaliyetlerin sıklaşması; mâşuktan başka bir şey düşünememe, her olay veya düşünceyi mâşuk ile ilişkilendirme, iştahsızlaşma, yapılan işe odaklanamama, içi içine sığmama hali, mâşuka olan özlem hissinin süreklilik göstermesi gibi hallere sebebiyet vermektedir. Beynin bilinç dışı sistemlerindeki bazı bölgelerdeki faaliyetler ise “madde bağımlılığı” gibi kişinin kontrolünü yitirdiği durumlarla eşdeğer hisleri “âşık olma hali”nde de açığa çıkarmaktadır. Bu bölgeler aktif hale geldiğinde kişiye “ödüllendirilmişlik” hissi vermektedir ve bu “ödül sistemi” mekanizması kişiyi bağımlılığa sürüklemektedir.

     “Âşık olma durumunda, âşık olunan kişi ve o kişiyle ilgili hemen her şeyin sürekli zihni işgal etmesi ve zihnin her vesileyle âşık olunan kişi ile uğraşması, mâşuku düşünme sırasında bu merkezler tarafından sağlanan “ödüllendirilme” hissiyle doğrudan ilişkilidir. İnsan, aşkını düşündükçe kendisini ödüllendirilmiş hisseder, daha mutlu olur ve gittikçe onu daha fazla düşünmeye başlar. Dünyanın en tatlı kısır döngülerinden biri her halde budur!”[2]

     Beynin şefi sayılabilecek hipotalamusa da âşık olma durumunda yeni görevler yüklendiği bilinen bir gerçek. Yalnız romantik aşk veya cinsel istek durumlarında uyarılan hipotalamusta “anne aşkı(maternal love)” ismi ile anılan özel bağlılık durumunda herhangi bir uyarılma gerçekleşmediği tespit edilmiştir. Bu durum; anne-çocuk bağlılığı ile âşık-mâşuk bağlılığı arasındaki farkı gözler önüne seriyor.
 
2. Aşkın Salgılattığı Kimyasallar


     Aşk, dopamin düzeylerini arttırır. Bu da tıpkı madde bağımlılığında olduğu gibi âşık insanların birbirlerine bağımlı hale gelmesine sebep olur. Fakat dopamin artadursun, aşkın ilk aşamalarında “mutluluk hormonu” diye bilinen serotonin miktarında ciddi manada azalma gözlemlenir. Kişinin bu azalmanın sonucunda içine düştüğü buhran halinden kurtulmasını sağlayacak reçetede ise “mâşuk ile yakın olmak” yazmaktadır. Kim bilir; belki “yanındayken bile özlemek” şeklinde tasvir edilen hissin sebebi de budur… Belki… Belki de oksitosindir. İnsanlar arasında ortaya çıkan her türlü bağlılık hissinde en önemli rollerden biri oksitosine aittir. Âşık beyinlerde salgılanan oksitosin miktarının normal bir beyininkinden çok daha fazla olması; âşıklar arasındaki manevi bağın iyice kuvvetlenmesini sağlamaktadır. Bağlılıkları tetikleyen ve şiddetlendiren kimyasalları geçecek olursak sıra vazopressin denilen hormona geliyor. Bu hormon vücuttan idrar yoluyla atılacak olan su miktarını düzenlemeye yarıyor. “O zaman âşık olduğumuz zaman bol bol su içmeliyiz” gibi bir çıkarım yapmanıza sebep olmamak için hemen sadede geleyim. Vazopressin, saldırganlık sergileyen hayvanlarda miktarı epey artan bir hormon. Peki bu saldırganlık etkisiyle aşkı harmanladığımız zaman ortaya ne çıkıyor? Aşkı için her şeyi yapmayı göze alan delikanlılar tabii ki!

3. Aşkın Diktası


     Âşık bir insanın ön beyin bölgelerinden akılcı ve eleştirel düşünme ile ilgili olanlar büyük oranda devreden çıkıyor. Bu bölgeler baskılandığında âşık olan insanlar birbirlerinin kusurlarını ve kötü özelliklerini görmeme, iyi ve güzel özelliklerini ise mümkün mertebe abartma eğiliminde olurlar. Sürekli olarak bir hayranlık ve âşık olunan kişiyi güzelleme hali söz konusu olur. Ayrıca âşık olan kişi mâşukunun yanında normalde yapmayacağı saçma sapan hareketler ve sakarlıklar da yapar. Bu tip hareket koordinasyonsuzluklarının sebebi, beynin ön kısmındaki baskılamanın vücudun hareketlerini planlayan frontal bölgeleri de etkilemesi olabilir.

     Baskılanan bir diğer bölge de pek çoğumuzun adını bir kez de olsa duyduğunu düşündüğüm amigdala isimli bölgedir. Amigdala; korku, öfke ve fobiler gibi şiddetli duygulara ilişkin anıları depolayan ve bu duygularla alakalı davranışları yöneten beynin en önemli bölgelerinden biridir. Âşık bir kişinin, sevdiği insan için normalde girmeyeceği risklere girmesini veya normalde korktuğu şeylerin üzerine korkusuzca gitmesini amigdalanın faaliyetlerinin tabiri caizse aşkın afyonuyla bastırılması sağlamaktadır. O halde; “ölümüne sevmek” dediğimiz şey; “adam gibi adamlığın” bir sonucu mudur, yoksa “amigdalanın baskılanmasının insan davranışlarındaki karşı konulamaz tezahürü” müdür? “Seviyorum ulen” diye bağırarak rakı masasını yumrukladıktan sonra bir durun! Düşünün...
 
4. Aşkın ölümü


     Pekâlâ, âşık olduk, seviyoruz, seviliyoruz, mutluyuz. Her şey çok güzel. Fakat şimdi de içimize bir kuşku düştü haliyle. Bu harikulade aşkların ilk zamanlarının tatlılığı, güzelliği, masalsılığı ölene dek devam edecek mi? Yoksa o tatlı tatlı ısıtan alev, yavaş yavaş sönüp küle mi dönüşecek?

     Maalesef size kötü bir haberim var. Aşkın ilk safhalarındaki o heyecanlar, nöronlar arası elektriksel medcezirler, hormonal dalgalanmalar, sağlı sollu nörolojik baskılanmalar vs. yavaş yavaş geçip gidecek, hepsi dinecek. Yani başlangıçtaki o “âşık beyinler” yavaş yavaş normale dönecek ve aşk adını koydukları duygu da beyinlerle birlikte dönüşüme uğrayacak. “Ateşin bacayı sardığı” ruh hallerinin doğurduğu birlikteliklerin yerini daha “akılcı, insanî ve üst seviyeli” birliktelikler alacak. Eğer kafa yapılarınız veya beklentileriniz böyle bir birlikteliği kabul edilebilir bulmamanıza sebep oluyorsa “aşkımız bitti”, “sevgimiz buraya kadarmış” gibi gerekçelerle ayrılıklar yaşayıp yeni “aşk”lara yelken açabilirsiniz. Bu ayrılıkların sebebinin de âşığın mâşukuna değil de, “ilişkinin ilk zamanlarındaki heyecana” âşık olması olduğu söylenebilir.

5. Ne yapacağız?


     Ne yapalım? Seveceğiz, sevileceğiz. Fırsat bulursak gerçek aşkın tadına varıp, mutlu yuvalar kuracağız.

     Bu yuvalarda sağlıklı ve özgür çocuklar veya fikirler yetiştireceğiz ki insanlık insanlığına sahip çıkabilsin!

     Çarpıtılmış algıların, belletilen kalıpların, dayatılan hayallerin, yüceltilmiş boş kavramların esiri olmasın!

     Esiri olmasın ki; gözleri açılsın.

     Gözleri açılsın ki; günlük modaların ehemmiyetsizliğini/geçiciliğini görsün ve fıtratından gelen bilgeliğe kucak açabilsin.    

     Selam ile…

ALINTILAR
[1] Eden Ahbez, https://tr.wikiquote.org/wiki/Eden_Ahbez
[2] Sinan Canan, Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Sayfa 67

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×