yâr'ın bir anlamının da "uçurum" olması sizce de çok mânidar değil mi?

Gün doğmuştu çoktan, yenilen insanlığın üzerine. Gözleri açıkken gördüğü bir rüyanın ağrısıyla doğruldu Doğu Beyazıt’ın eşsiz manzarasına. Durdu, duruldu. Dil sustu, yürek konuştu. “Bu yitik hazinede kaç feryat sahibini bulmuştu acaba?”

Görmüyor adeta ruhunda hissediyordu her bir zerreyi. Soğuk duvarlar, emsalsiz işlemeler, safi çiniler, nasuhi minyatürler, efsunlu atlaslar..

 Aklının alabildiği her nesne onun hizmetine sunulmuştu. Lakin ruhunu doyuramıyordu bu bolluk denizi. Saraylar, köşkler, bedestenler emrine amadeyken uzandığı bu koruda bulduğu huzuru hiçbir altına değişmemesi de bundandı belki. İdrak ediyordu, hükmü işliyordu yüreğine ince ince.

Bunca zaman savunduğu, uğrunda kölesiyle bir tutulduğu yanılgının koynunda, döktüğü gözyaşlarına acıdı bir süre. Masiva için yaktığı yüreği şimdi bambaşka ufuklarda çiçek açıyordu. Gülümsedi, hüküm yerine gelecek bu ağırlık bedeninden toprağa karışacaktı. İşte o zaman müjdelenen bahar bir daha solmayacak, dört mevsim çiçek açacaktı.

Sımsıkıya sarıldı içindeki kedere. Ufuğa diktiği gözleriyle tefekküre daldı. Duvarlar konuşuyor, soğuk denilen taşların dahi yüreği yanıyordu içine düştüğü ateşte. Bir zümrüdü anka oturmuş sevdanın sırrını saklıyordu Ağrı’nın eteklerine. Esen rüzgar, hışırdayan yaprak, İbrahim’in ateşinde tarafını belli eden karınca ve dahi tüm nebatat ağız birliği etmişçesine aynı kaideye ikrar veriyordu: “Mumdan bir kayıkla ateşten bir denizi geçme, zira erir ve yok olursun.”

Bir zamanlar Yusuf’un zindanında yankılanan bu sözler, asırlar sonra bir başka Yusuf’un gönlündeki zindanı yıkıyordu. Ateşten deniz gonca kesiliyor, mumdan kayık bir bülbüle dönüşüyordu. Gözlerini, diktiği ufuktan içindeki uçuruma çevirdi. Saçlarının arasından hafifçe geçen rüzgar, buğday teninde hissettiği varlık, buğulu sesinin yankısı..

Hepsi, hepsi tek bir amaca hizmet ediyordu şimdi: güzelliğiyle güzele varmak. Uçurumsa o güzelliğin yegane temsilcisi: korkutan bir mahbub, ulaşılamayan sınırlar ve başlı başına bir sanat eseri. Düşündü, ikrar verdi: Safi aşk öyle gelip geçen, kalıp tüketen bir hissiyat değildi. Aşkla aldığın her nefes, can hazinesine sunulan mücevherler değerindeydi. Lakin bilmezdi insanoğlu, yüreğine dokunan her nefesin aşk olamayacağını.

İdrak etmeye başladıkça yüreğinde bir boşluğun küçüldüğünü hissetti, adı Leyla. Aşkla bir tuttuğu Leyla. Meğer ne  rezil bir sevgiye kul olmuştu da bihaber mersiyeler düzmeye devam etmişti. İdrak ettikçe içinde bir boşuğun küçülmeye başladığını fark etti. Tevekkeli değildi Eflatun’a aşk sorulduğunca: “Boşluktan sebep arız olur.” diye yanıtlaması. Bir boşluk sorunuydu aşk. O boşluğa yanlış parçaları koymaya çalıştığında, boşluğun menbaı olan kalp elbette ki acıyıp kanayacaktı. İnsansa bunu acının en koyu deminde, tam da acısı bitecekken anlayacaktı. İnsandı, yanılandı. Af! 

"Bütün inançların temeli sevgidir. Her kim bir şey veya kimseyi severse ona inanmış, boyun eğmiş, kulluk etmiş olur. Kulluk, sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluk başlatır. Bu dereceler ezeli 'ilgi' den doğar, ilgiyi 'sevgi' takip eder. Sonra 'tutku', 'aşk', 'şevk', ve 'kulluk' diye devam edip ebedi 'dostluk'ta nihayet bulur. İyi veya kötü, yararlı veya zararlı her tür sevginin bir etkisi, sonucu, meyvesi ve hükmü vardır. Coşku, zevk, özlem, yakınlaşma, ayrılma, uzaklaşma, terk etme, sevinme, üzülme, ağlama, gülme... Hepsi sevginin etkileri ve halleridir. Kişi sevgi basamaklarında sürekli bir kazanç ve güç kazanarak ilerlemelidir. Belli bir yol aldıktan sonra sevgi yüzünden ağlasa da, gülse de, sevinse de, üzülse de; hatta sıkılsa yahut coşsa da bundan yarar görür. Nitekim sevgiden uzaklaştığı zaman bunun tersi olacak, her halden üzülecektir. Akıllı insan kendisine zarar verecek sevgiyi istemez." - İskender PALA

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×