Selam saygıdeğer okuyucular…

     Bugün; gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada çok fazla dile getirilmeyen fakat en az diğerleri kadar tehlikeli kabul edilebilecek bir bağımlılıktan bahsedeceğim sizlere: “Düşünme Bağımlılığı.”

     Bu bağımlılıktan çok sayıda insanın muzdarip olduğu düşüncesindeyim ki birazdan vereceğim ufak tefek örneklerde kendinizden bir şeyler bulacağınıza garanti verebilirim. Haydi başlayalım.

     Düşünebilmek; belki de insanı diğer canlılardan ayıran yegâne özelliktir. Kendimizi ifade etmeye çalışırken “düşünce”lerimizi paylaşırız insanlarla, arkadaş edinirken “düşünce”leri göz önünde bulundururuz, evleneceğimiz insanı seçerken “düşünce”lerimizin uyuşup uyuşmadığına bakarız ve “ben bununla geçinebilir miyim?” diye kendimizi tartarız. Bu noktada yanlış bir şey yok. Elbette “düşünce”ler değerlidir ve bizi biz yapan şeylerdir. Descartes kardeşimizin dediği gibi “düşünüyor olmamız, var olduğumuzun kanıtıdır” belki de. Zira bir insanın yanımızda olması da onun fiziksel olarak bize yakın bir konumda olmasından ziyade manevi açıdan kendimizi yakın hissedebileceğimiz bir noktada olması durumudur; bunu da “düşünce”ler sağlar.

     Yakın çevremizden bir insanı kaybettiğimizde neden üzülürüz? Şayet o kişinin “beden”i ise mühim olan, kaybettiğimiz falan yok, orada yatıyor işte… İstesek ona oldukça şık elbiseler giydirip saydam bir dondurucunun içinde koyar ve bedeninin bozulmadan kalmasına tanıklık edebiliriz. Bu dondurucuyu evin girişine ya da ölen şahsın kendi odasına koyup istediğimiz zaman “beden”ini görebiliriz fakat yapmıyoruz, neden? Yapmıyoruz, çünkü “kaybettik” dediğimiz şeyin kişinin bedeni değil “ruh”u olduğunu biliyoruz. Kişinin düşüncelerini, duygularını, manevi yönünü oluşturan ve haliyle bizzat ruhumuzla iletişim sağlayan unsurdur kaybettiğimiz. Yani o kişinin burada var olduğunun kanıtı olan “düşünebilme” kabiliyetinin içinde bulunduğumuz boyutta (algı aralığımızda) algılanamaz hale gelmesidir bizim canımızı yakan.

     Düşüncenin ve düşünebilmenin önemini vurguladıktan sonra bunun anlamsızlaşıp kalitesizleşmesi ve bağımlılık haline gelmesinin yaşam kalitesi üzerinde ne tür etkileri olduğunu ele almanın doğru olacağı kanaatindeyim.

     Mutlu hissetmenizi sağlayan anılarınızı bir anımsamaya çalışın bakalım. Ne görüyorsunuz? Geçen yaz gittiğiniz konserde en sevdiğiniz şarkının çalınmaya başladığını fark ettiğiniz “an”? Sevgilinizle kumsala uzanmış, yıldızları izlerken bir yıldız kaymasına tanıklık edip heyecanla göz göze geldiğiniz “an”? Gurbette olduğunuz için aylardır göremediğiniz ailenizin tüm fertlerinin sizi kapıda karşıladığını gördüğünüz “an”? Sevdiğiniz bir kişiye sarıldığınız “an”? Sevdiğiniz bir kişiyi öptüğünüz “an”?...
 
     Önceki paragrafta verdiğim örneklerde neyin ortak olduğunu fark ettiniz değil mi?

     “AN”.

     En mutlu anılarımız “an”da olduğumuzu hissettiğimiz zamanlarda gerçekleşiyor nedense… Kafamızda türlü türlü düşünceler varken, bir şeye takılıp kalmışken, efkârlı bir şekilde ufka dalıp gitmişken neden mutlu hissedemiyoruz? Cevap basit: Orada olmadığımız için. Tamam, “orada olmak” bizi mutlu etmek için yeterli şart olmayabilir ancak “orada olmadığımız” sürece mutlu hissetmek için bir şansımız da olmayacak. Yani mutlu olabilme olasılığını elde etmek için “orada olmak” şart. Sanırım bu durumu idrak etme şansına nail olabildik?

     Düşüncelerimiz bizi öncelikli amaçlarımızdan alıkoyuyorsa tehlikeli bir hal alıyor demektir. Çünkü bu noktada biz düşüncelerimizi kontrol edemediğimizden, düşüncelerimiz bizi kontrol etmeye başlıyor.

     “Düşünceler” manyetik bir çekime sahiptir ve sizin bilincinizden daha çok ister ki; gelişsin, büyüsün. Çünkü başlangıçta “küçük” bir varlıktır. Büyümek için ilginizi ve dikkatinizi çekmeye çalışır. Bunun için uğraşıp durur. Hatta vücutsal zaaflarınızı bile kullanabilir bu doğrultuda. Mesela birden size “açlık hissi” verebilir. “Sanırım biraz açım. Ne yesem, hangi restorana gitsem?” diye düşünmeye başlarsınız. Böylece “an” kaçar, “varlık” kaçar ve siz restoran aramaya başlarsınız… Zihninizde… Yani düşünce, vücutsal zaaflarınızı kullanıp yeni düşünceler doğurmayı başarmıştır ve size tam manasıyla gereksiz bir şey yapmıştır.

     Düşünce, dikkatinizi çekmek için her türlü yola başvurur ve yeteri kadar dikkatli değilseniz sizi içine çekmeye çalışır. Onun gideceği ve sizi alıp götüreceği yer daha büyük bir düşüncedir, daha sonra daha büyük bir düşünce, daha sonra daha da büyüğü… Bu sayede bir köpeğin bir koku(dikkatini çeken bir unsur) bulmuş haline dönebilirsiniz. Köpekler sakince gezerken bir koku duyduğunda kendinden geçer ve etrafını tamamen unutup çılgınca çevreyi koklamaya başlar, kokunun kaynağına ulaşmak için keşif turları atar ve bazen de ufukta kaybolup gider… Siz de kendinizi düşüncelerinize kaptırdığınızda 20 dakika kadar sonra kendinize geldiğiniz olmuştur. Bir bakmışsınız ki birazcık “açlık hissi” ve “hangi restorana gitmeli, ne yemeli” ile başlayan düşünce turu “ne kadar berbat bir hayatınız olduğu” düşüncesi ile sonlanmış.

     Yani işin özüne gelecek olursak; düşünmek güzel şey… Fakat kontrolü sağlayamazsanız sizi esir alıp içinde bulunduğunuz “an”dan götüren, kısa süreliğine sizi “yok” eden bir canavara dönüşebiliyor.

     Dikkat edin.

     Varlığınızın ispatı niteliğinde olan, sizi siz yapan şeyi kontrolünüz altında tutmaya özen gösterin.

     Kontrolsüz düşünce, sağlıksız insan doğurur. 

     Selam ile…
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×