Uzun süredir dünya siyasal gündemini meşgul eden, ölümler doğuran, kanın gövdeyi götürdüğü "düşük yoğunluklu savaş" adı altında insanların zihinlerinde yer edinen İsrail-Filistin sorununun temelinde birkaç unsur yatmaktadır. Bu unsurlar çeşitli yazar ve akademisyenler tarafından farklı şekillerde dile getirilmiş olmakla beraber bunların hiçbiri tam anlamıyla sorunun kesin sebebi olarak nitelendirilememektedir. Her şeyden evvel bölgenin tarihsel gelişimine bakmak, sonraki adımları algılayabilmek için bilincimizi açık tutmamızı sağlayacaktır.

     Filistin topraklarının bulunduğu bölgenin dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olduğu kanısına arkeolojik çalışmaların önümüze sunduğu sonuçlar vasıtasıyla varabiliriz. Haliyle tarih boyunca çok sayıda uygarlığın bu topraklarda hüküm sürmesi de bölgenin değerini günden güne artırmıştır. Yahudi inancının yaygın olduğu bölgede 3.Yüzyıl'ın sonlarına kadar Roma İmparatorluğu, 4.Yüzyıl'ın başlarından itibaren de Bizans İmparatorluğu hakimiyet kurmuştur. Roma ve Bizans döneminde bölgede Hristiyanlık da yayılmaya başlamıştır.

     7.Yüzyıl'dan itibaren Müslüman devletlerin kontrol altına aldığı topraklarda 15.Yüzyıl'a kadar herhangi bir somut değişiklik yaşanmadı. Fakat 15.Yüzyıl'da gerçekleşen göçler, daha sonra da yaşanan savaşlar sebebiyle bölgedeki etnik ve dini yapı karmakarışık bir hal aldı. Bu karışıklık 1517'de Osmanlı Devleti'nin devreye girmesine kadar devam etti. Osmanlı'nın gelişi Müslümanlık inancının hızla yayılmasına vesile oldu. 1910'lu yılların sonuna kadar devam eden Osmanlı Devleti döneminde halkın %85'inden fazlasını Müslümanlar oluşturuyordu.



     Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte sahip olduğu toprakların elinden kayıp gidişine mani olamayan Osmanlı Devleti'ne bir darbe de Araplardan geldi. Bölgedeki Arap güçleri İngilizlerin safına geçince gücü azalan Osmanlı Devleti daha fazla direnemedi ve 1918'de Filistin'i kaybetti. 1920 yılının Nisan ayında Milletler Cemiyeti, İngiltere'yi bölgede manda idaresi kurması için yetkilendirdi. Amacına ulaşan İngiltere için artık verilen sözleri tutma zamanı gelmişti. Öncelikle Araplara verdiği sözü tuttu ve Osmanlı hakimiyetindeki Arap illerinde bağımsızlık ilan edildi. İngilizlerin Fransa ile imzaladıkları gizli bir antlaşmaya göre de bölgenin bu iki devlet arasında paylaşılması kararı alındığı ortaya çıkıyordu. Daha sonra 1917'de dönemin Dışişleri Bakanı Balfour'un, Siyonizm önderlerinden Lord Rothschild'e bir mektup gönderdiği ortaya çıktı ve mektupta bir vaat daha yer alıyordu. Balfour, bölgede Yahudiler için bir devlet kurulması sözünü vermişti. Bu söz, yıllarca durmayacak bir çatışmanın kapısını aralayacak ve kan hiç durmayacaktı.

     İngiltere'nin himayesi altında bulunan Filistin bölgesine yüz binlerce Yahudi göç etti. Bu aslında 1897'de alınan bir kararın uygulanmasından başka bir şey değildi. 1897 yılında Siyonizm yanlıları Basel'de bir kongre düzenlemiş ve bu kongrede "Filistin bölgesinde bir Yahudi devleti kurma" kararı alınmıştı. Fakat bölgede yeteri kadar siyonist bulunmadığından kararın uygulanması gecikmişti. İngilizlerin desteğini alan siyonistler 1918'den itibaren faaliyetlerini sıklaştırdı ve göçler bu tarihten itibaren epey yoğunlaştı. 1922 yılında yapılan nüfus sayımının sonuçları siyonistleri oldukça memnun etti. 1922'den 1937 yılına kadarki süreçte 300.000 Yahudi, Filistin'e akın etti ve çatışmalar sıklaştı. Göçlerin ardından Arapların öfkesi ve isyanları günden güne artıyordu. İslâm dininin temel öğretilerini hiçe sayarak kendi menfaatleri doğrultusunda İngiltere'nin safında, Osmanlı Devleti'nin karşısında yer alan Araplar, kendi kazdıkları kuyuya düşeceklerdi.

     1929 yılının Ağustos ayında gerçekleşen kanlı çatışmalarda 133 Yahudinin ölümüne karşılık, İngilizler 110 Filistinliyi öldürdü. 1936'da siyonist militanlar Arapların itaatsizliklerine karşılık olarak ciddi saldırılar düzenlemeye başlamışlardı. Bununla da yetinmeyip bölgedeki manda idaresi sürmekte olan İngiliz birliklerini de vuruyorlardı. 1938 yılında İngiltere'den gelen takviye birlikleri sükûneti sağladı. Ancak bu sükûnet fazla uzun sürmeyecekti.

     Çatışmalar ve ölümler devam etti. İngiliz halkı, asker ölümlerinin artmasını gerekçe göstererek devletin bölgeyi terk etmesini, çözümü de Birleşmiş Milletler'e bırakmasını istedi. Fakat İngiltere 1948'e kadar bölgede kaldı. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndaki Yahudi soykırımının sebep olduğu göçlerin artmasının bölgedeki gerilimi maksimum düzeye çıkarması ve dolayısıyla çatışmaların yeniden şiddetlenmesiyle birlikte 1948 yılında manda idaresine son verme kararını aldı.

     14 Mayıs 1948'de Amerikanların desteğini alan siyonistler amacına ulaştı ve 2.000 yıl aradan sonra ilk kez bir Yahudi devleti kuruldu. Filistinliler bu günü "felaket günü" olarak anarlar.

     Olayın bir de inanç felsefesi boyutu var ki bana göre bu savaşların esas sebebi budur. Yahudi inancına göre "Mesih", Müslümanlık inancına göre "Mehdi" gelip dünyada yanlış giden şeyleri düzeltecektir. Yahudiler bu inançları doğrultusunda Mescid-i Aksa'nın  temelinde yer aldığına inandıkları Hazreti Süleyman mabedine ulaşmak için Filistin'e saldırmaya devam ediyor. Araplar da Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne yaptığı ihanetin bedelini bu şekilde ödüyor. Ancak hiçbir sebep bu savaşı anlamlı kılamaz. Çünkü sorunun kökünde "yanlış zihniyet" var.

     Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların bekledikleri varlık aslında temelde aynı. Bir taraf bu varlığa "Mesih" derken, diğer taraf "Mehdi" diyor. Tek fark bu. Halbuki ikisinin de anlamı aynı: "İnsanları doğru bildiği yanlışlardan döndürecek, hidayete ermiş şahıs." Yani olaya din felsefesinden yaklaştığımızda bu çatışmanın zerre kadar anlamı olmadığını görüyoruz. Çünkü temelde bütün tek tanrılı dinler aynı kapıya çıkar ve aynı öğretileri öğütlerler.

     İnsanların kafalarındaki din ve devlet algısını değiştirmeden, körü körüne bağlı oldukları şeylerin ne kadar anlamsız ve tamamen ön yargılarının birer sonucu olduğunun farkına varmalarını sağlamadan, inandıkları şeyin aslında bir olduğunu onlara öğretmeden bu sorunun çözülmesi mümkün değildir. Evet, bunun gerçekleşmesi çok zor. Ancak imkansız değil.

     Dini ve politik değerlerden evvel iyi bir insan olmak için sahip olunması gereken erdemler aşılanmalı yeni nesillere
.
     Dünya değişebilir. Kan durabilir.

     Bu, bizim elimizde...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×