Canımı yakan şeyler var kardeşlerim.

     Tahammül eşiğimin zorlandığını hissediyorum.

     Başımıza gelen felaketler bir yandan, insanların bunlara karşı tepkisizleşmelerine şahit olmak bir yandan…

     Dayanamıyorum artık.

     Ne var ne yok, dökeceğim.

     Sırasıyla toplumumuzun yozlaşmasından, devletimizin sorumsuzluğundan ve IŞİD denilen köpek sürüsünün arka planından bahsedeceğim.
 
     Yaşanan felaketin türü ya da büyüklüğü ne olursa olsun kendi çıkarını düşünmeye devam eden insanların olduğunu görmek yaktı canımızı.



     Ne olduğunuz ya da hangi işle meşgul olduğunuzun bir önemi yok. Artık kime yaslandığınızın, kimin sırtından beslendiğinizin, kimlerden olduğunuzun önemi var günümüz Türkiye’sinde. “İşini düzgün yapmak” veya “iş ahlakına sahip olmak” artık o kadar da önemli değil. Eğer filanca yerde köylün, falanca yerde bacanağının dayısının oğlu varsa iş bulmada ya da iş kurmada sıkıntı yaşamazsın. Vasıfsız olduğun, aslında biraz daha beynin olsa gerizekalı olacağın gerçeği söz konusu olsa da eğer az evvel belirttiğim koşullar sağlanmışsa korkulacak bir şey yok, çok para kazanacaksın. Hak etmesen de kazanacaksın. Rahat ol yani.

     İşte böyle lanet bir olay var Türkiye’de: TORPİL. İşe alım aşamasında aranan şey; bulunduğun noktaya gelmek için gösterdiğin çaba ya da elde ettiğin başarılar değil de amcanın önemli bir konumda müdür bir kankisi olması ise orada torpil var demektir. “Kayırmacılık”tır aslında bunun aslı. Sen, amcanın selamı ile senden daha tercihe şayan olan adamı geçersin. Yani “kayırılırsın”. Sonra da o iş yerinde çalışmaya başlarsın, üstündekini yalaya yalaya yükselirsin. Nasıl yükseldiğinden ziyade, nerede olduğuna dikkat edersin. Tabi senin bu yükselişine imrenerek bakan insanlara olduğu gibi anlatmazsın durumu. “Çok çalıştım, tırnaklarımla kazandım şu anki makamımı” dersin ve haliyle hayretle seni dinleyen insanların çocuklarına örnek gösterdiği biri olursun. Nitekim işe alım noktasında karar mercii olunca amcasıyla kanki olduğun bir adamı tercih etmek durumunda kalırsın. Ve bu düzen böyle devam eder. Çünkü böyle gelmiştir.

     “Kayırmacılık” problemi her alanda yaygın olan bir sıkıntı ve sarılması gereken bir yaramız olduğu için çıkış noktası olarak bunu seçtim. Kayırmacılığın ortaya çıkışı üzerinden analizimi tamamlamak istiyorum müsaadenizle.

     Önce, toplumda “ahlak” ve “adalet” kavramlarının içi boşaltılmıştır. “Bunlar boş laflar. Karın doyurmaz. Bunlarla büyük adam olamazsın!” demeye başlamıştır, “adil ol, ahlaklı ol, mal-mülk yalan, erdemlerdir baki kalan” diyen neslin evlatları…

     Sonra; “hak”, “emek”, “yardımlaşma” ve “dayanışma” gibi kavramlar itibarsızlaştırılmıştır. “Bunlar solcu lafları. Aç kalırsın valla! Komünist mi olcan başımıza?” demeye başlamıştır; “işçiye ücretini alnındaki teri kurumadan verin, komşu açken tok yatılmaz, geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe etmek lazım” diyen, ağızlarının suyu akarak topraklarına saldıran emperyalist ülkelere ağızlarının payını müthiş bir dayanışma örneği göstererek veren bir neslin evlatları…

     Sonra mı?

     Sonra, “iman” denilen kavramın içi kendiliğinden boşalmıştır. Ahlak, adalet, hak, emek, yardımlaşma ve dayanışmanın olmadığı yerde “iman” olur mu hiç? Oluyor işte. Ama nasıl iman? Son model iman… Öyle bir iman ki; içinde kayırmacılık var, çıkarcılık var, kolaycılık var, şekilcilik var, ötekileştirmecilik var, var oğlu var. Nerede bir pislik bulmuşlarsa doldurmuşlar. E şaşırmalı mı? Şaşırılacak bir şey yok. Ortada temiz bir kavram bırakmadılar ki “iman” kavramının kapsamına alabilsinler.

     İmansız ve ahlaksız kalmış, yardımlaşma ve dayanışmayı “dilenciye cepteki bozuklukları atmak ve ramazan aylarında akrabalarına görkemli bir iftar yemeği vermekten” ibaret sanan bir topluluktan ne beklenirdi ki? Bu beklenirdi. Yarın bir gün deprem olursa da yardıma koşanlardan çok yağmaya koşanların olduğunu göreceğiz.

     Kusura bakmayın ama gerçek bu: Her yerimizden pislik akıyor. Geleceğimiz hiç parlak değil.

     Canımız yanıyor… 



     Ne söylediğinizin ya da nasıl bir bilgi birikimine sahip olduğunuzun bir önemi yok. Artık kime taptığınızın, kimin safında olduğunuzun önemi var günümüz Türkiye’sinde. Eğer konuştuğunuz insanla aynı safta değilseniz ne sizin söyledikleriniz ona ulaşabilir, ne de onun söyledikleri size. Duvar örmekte, tabu yığmakta ve rant kapılarının etrafında toplanmakta yozlaşmış Türk toplumunun üstüne yoktur. Boşuna milliyetçilik duygularınızı kabartıp üstüme çullanmaya kalkmayın. Siz milliyetçiliği bile yozlaştırmayı başarıp ırkçılığa sapanlardansınız çünkü. O öve öve bitiremediğiniz ecdadınız şu halinizi görse emin olun yüzünüze tükürürdü. O yüzden nefret söylemlerinizi yavaşça yere bırakın ve yazıyı okumaya devam edin.

     Son yıllarda başımıza türlü türlü felaketler geldi ve bu felaketlerin sıklığı yakın zamanda epey arttı. Dün Ortadoğu ülkelerine acıyarak bakıyorduk, bugün kendimizi o yangının içinde bulduk. Ne değişti de böyle oldu? Bu hale nasıl geldik? İşte işin kötü tarafı burada gün yüzüne çıkıyor: Kimse sorumluluk almıyor.

     Tabiri caizse kendi yağımızda kavruluyorduk. Sonra bir şeyler oldu. Üniversite sınavlarında kodlamalı hileler yapıldığı ortaya çıktı, devlet kurumlarının içinde bulunduğu işlerdeki usulsüzlükler arttı, dış borç arttı, Türk Lirası değersizleşti, terör eylemleri arttı, toplumsal huzur kayboldu, güvenlik yalnızca toplumun üst kesimleri için mühim bir kavram haline geldi, toplum adaletin sağlanamamasından dert yanmaya başladı, ifade özgürlüğü kısıtlandı ve daha nice irili ufaklı kötüye gidiş ibareleri meydana geldi.

     Fakat, ilginçtir, devlet her seferinde sorumluluğu üzerinden atmayı başardı.

     Fakat, daha da ilginçtir, halk her türlü pozitif olayda “benim de payım var yahu” diyen devletin bu felaketlerin meydana gelmesi noktasında sorumluluk üstlenmemesini normal karşıladı. Ve güzel ülkemiz ara ara patlayarak, çökerek, kayıplar vererek zamanın akışı içinde savrulmaya devam etti.

     Devleti bu sorumsuzluğundan dolayı haksız bulan ve eleştiren insanlar ise hükümet taraftarları tarafından “hainlik” ile suçlandı. Gerekçe olarak iktidarın imanlı insanlardan oluştuğunu (ki iman kavramını yukarıda irdelemiştik, bugün imanlı olmak bir ayrıcalık değil); yaptıkları yolları, köprüleri, hastaneleri, üniversiteleri gösterdiler. İşte tartışma burada tıkanıyor. İnsanlar huzursuz olmaktan, güvende hissedememekten şikayetçi. Buna cevap verilmiyor; yoldan, köprüden dem vuruluyor. Bu aranan huzuru köprü, yol, hastane veya havalimanı inşaası mı sağlayacak? Yoksa devletin uzun vadede izleyeceği doğru iç ve dış politika mı?

     Devlet köprü veya yol yapsın, ona kimsenin laf ettiği yok. Ama bir hükümet; halkın refahını gözetmiyor, güvenliğini sağlayamıyorsa, hem iç politikada hem dış politikada son derece başarısız iken "her şey süper ya, bizi kıskansalar yeridir" diyerek yandaş çevresiyle kendini tatmin etmekle yetiniyorsa, ülkede gerçekleşen hiçbir faciada sorumluluk üstlenmiyorsa, ülkenin bir tarafında kendi izlediği politikalar yüzünden ölen insanların cenaze merasimleri gerçekleşirken tüm medyayı toplayarak köprü açıp "bayram havası" yaşayabiliyorsa, kendi safında olmayan yurttaşlara insan muamelesi yapmıyorsa, ülkeyi "böldürmeyeceğiz" diye nutuklar atarken insanları ötekileştire ötekileştire aslında bizzat kendi bölüyorsa, ülkenin tüm resmi kurumlarına tüm üst makamlarına kendi elemanlarını yerleştiriyorsa, adliyeden askeriyeye askeriyeden emniyete bütün kritik makamlara sırf yandaşı diye kendi vasıfsız elemanlarını dolduruyorsa, bu vasıfsız elemanlar yüzünden (haliyle) sağlanamayan "adalet"e tepki gösteren insanlara "hain" yaftası yapıştırıyorsa, halkın toprakları olan kamu alanlarını yandaşlarına rant kapısı olarak peşkeş çekiyorsa, kadınları çocuk doğurmak için satın alınan kölelermiş gibi görüyor ve gösteriyorsa, özgür kalemlerin kalemlerini kırıyorsa, özgür düşünceyi kafese tıkıyorsa, muhalif olduğun için toplum içinde de itibarsızlaşmana ve işlerinin yürümemesine sebep oluyorsa varsın köprü yapsın, havalimanı yapsın ne fark eder? Bizler insanız ve insan gibi yaşayabilmek istiyoruz. Bu topraklarda bir yurttaş olarak yaşamak, ülkemize hizmet etmek, mutlu ve huzurlu olmak istiyoruz. Yanılgısını değil, özgürlüğün bizzat kendisini istiyoruz. Bunlar sağlanamıyorsa köprüyü ne yapalım? Kıçımıza mı sokalım?
 
     Kendilerine IŞİD adını takan paralı köpekler topluluğunun toplumsal huzuru ortadan kaldırması, İslam dinini itibarsızlaştırması ve zaten içi çoktan boşaltılmış olan sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma gibi kavramların iyice ütopik bir hal almasına sebep olması yaktı canımızı.



     Ne söylediğinizin ya da nasıl bir din anlayışına sahip olduğunuzun bir önemi yok. Müslümansanız, potansiyel terörist olarak görünürsünüz günümüz Dünya’sında. Eğer böyle düşünen bir insanın tezine karşılık bir antitez ortaya koyarsanız konunun başka yerlere saptığını görürsünüz. Çünkü o insanın derdi terörle değil, dinin ta kendisiyledir. Argümanları çürütüldükçe lafı başka yerlere çeker, “haklısın” lafını duymadıkça sinir katsayısı yükselir ve son noktada tahammül edemeyip yaftalarını kusup oradan uzaklaşır. Bu yazdıklarımdan lütfen Müslüman olmayan insanları aşağıladığım düşüncesine kapılmayın. Burada IŞİD’in yediği her naneden sonra “İslam, terör dinidir” safsatasını körü körüne savunan güruhu eleştiriyorum. Bunlara “istesek de işittiremiyoruz”, söylediklerimizi ulaştıramıyoruz. Zaten yıkılmayan duvarlar örmekte kimsenin elimize su dökemeyeceğini ifade etmiştim hatırlarsanız.

     İslam dini yıllardır Batı tarafından radikalleştirilip kullanılıyor. IŞİD’in sözde İslamî söylemlerini ortaya koyarak “İslam=Terör” diyebilmek için mevzuya çok yüzeysel yaklaşmak gerekmektedir. Zira 11 Eylül olaylarının kurmaca olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmadan evvel dünya çapında kabul gören fikir de bu şekildeydi. Televizyonlar ve bütün yayın organları bas bas bağırıyordu insanlara bu fikri empoze etmek için. Peki, sonra ne oldu? Olayların ABD’nin petrol ve doğal gaz kaynakları üzerine hakimiyet kurma arzusunu meşru bir şekilde gerçekleştirmesi için yazıp oynadığı bir senaryo olduğu ortaya çıktı. Her şey kurmacaydı.

     Bugün IŞİD adını verdikleri köpek sürüsü de emperyalist devletlerin gizli gizli beslediği bir terör örgütünden başka bir şey değildir. Yaptıkları insanlık dışı faaliyetlerin görünen yüzüne din ve etnisiteyi koyup hedef şaşırtmakta, tasmalarından tutanları gizlemektedirler.  Fakat 11 Eylül olaylarında olduğu gibi IŞİD gerçekleri de bir gün elbet ortaya çıkacaktır. Paranın Tanrı’nın yerini almasından ve artan sayıda insanın paraya tapmasından beri Dünya’yı uçuruma sürükleyen şeyin din değil ekonomi olduğu ortadadır.

     Kendisi de bir Avrupalı olan Jürgen ELSASSER’in “The Road toward ISIS from Western Secret Services(Batılı Gizli Servislerden IŞİD’e Giden Yol)” isimli kitabında yer alan şu sitemine katılmamak mümkün değil:

     “Avrupa ve Amerika neden kendi kendiyle yetinmiyor ve kendine şunları söylemiyor? Yaşayalım ve yaşatalım, neden kendi küçük evimizi sağlamlaştırıp dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanları rahat bırakmıyoruz? Yugoslavya bize dışarıya karşı tarafsız ve barışçıl, içeride ise hoşgörülü ve çok çeşitli olmanın ve bunu yaparken de kendi gelenekleriyle gurur duymanın mümkün olduğunu gösteren bir örnekti. Peki, bu yüzden yerle bir edilmek zorunda mıydı?” (The Road toward ISIS from Western Secret Services, Sayfa 324)

     Yani mesele üç beş fetva meselesi değil, siz hala anlamadınız mı? 
 
     Her gün ölüyoruz, hem maddi hem manevi olarak.

     Ne fikirlerimizi ayakta tutabiliyoruz, ne bedenimizi. Sürekli bir korku ve huzursuzluk hali içerisindeyiz.

     Biz de kuru kuruya “iman” edenlerden miyiz yoksa?

     Biz de işe alım aşamasında amcasına telefon edecek olanlardan mıyız?

     Biz de bizden olmayanı, sırf bizden değil diye ötekileştirecek olanlardan mıyız? 

     Gerçekleri haykırmaktan, ayağa kalkmak için çağrı yapmaktan, putları yıkmak için mücadele etmekten ne ara bu kadar çekinir hale geldik?

     Ey bu yazıyı okuyan! Ey tahammül sınırları zorlanan! Ey içinde fırtınalar kopmasına rağmen “ya başıma bir şey gelirse” diye korkup köşesine çekilen! 

     “Ey gizlenen!”

     Vakit geldi…

     “ Kalk ve uyar!”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×