Bir yolcuyuz hepimiz. Ne nereden geldiğimizi biliyoruz, ne de nereye gittiğimizi… Zaman diye isimlendirdiğimiz azgın bir nehrin akıntısına kapılmış, öylece ilerliyoruz. Ne akıntıya karşı koyacak gücümüz var, ne de karaya çıkabilecek potansiyelimiz. Peki, nehrin ucu nereye varıyor? Bizim bu son derece anlamsız görünen yolculuğumuz nasıl ve nerede sona erecek? Ya da erecek mi?
 
     Zamandan bağımsız bir şeyi tasavvur edemeyen insan, ömrü boyunca “mutluluk” dediği şeyi arar ve “acı” veren şeylerden kendini korumaya çalışır. Fakat bu iki kavram o kadar iç içedir ki… Mutluluğu buldum derken kendinizi bir anda dipte bulabiliyorsunuz ya da perişan bir haldeyken birden mucizevi bir olay oluyor ve kendinizi çok iyi hissediyorsunuz. Mazoşistler için acı çekmek bir haz kaynağı, zevk veren bir olayken; birçok insan içinse hedefine ulaşmanın mutluluk getireceği düşüncesinin yanılsamaya dönüşmesi mümkün olabilmektedir. Öyleyse insan için, mutluluktan ziyade “mutluluğu hedefleyip ona ulaşmak için çaba sarf etmek” mi haz kaynağı teşkil ediyor acaba? “Aramak ve elde etmek için çabalamak” mı bizi hayatta tutuyor? Lukretius bu mevzuyu şu şekilde dile getirmiş:

     “Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki, çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.”

ACI

     Acının çok fazla çeşidi olduğu söylenebilir fakat bunları iki ana sınıf altında toplayabiliriz:

1-) Fiziksel Acı

     Kimimiz baş ağrısı çeker, kimimiz diş ağrısı… Kimimiz dayak yer, kimimiz kurşun… Kimimiz kanser olur, kimimiz ülser… Fiziksel acının çeşidi çok, saymakla bitecek gibi değil. Bu tip acılara sebep olan şey ise çoğunlukla (eğer bir belaya bulaşmadıysanız) sağlık problemleridir. Çünkü insan, olabilecek en kötü durum gerçekleşene kadar kendine bakmaz. Bir yerinde bir ağrı ya da gariplik hisseder, başı döner, uyku problemi çeker, halsizlik hisseder… Ancak o ağrı dayanamayacağı bir hal alana, o baş dönmesi bayılmaya dönüşene, o uyku ve halsizlik problemleri psikolojisini bozana kadar muayene veya tedavi edilmeye yanaşmaz.

     Fiziksel acı vücuda tam anlamıyla hâkim olduğunda “akıl” sağlıklı bir şekilde çalışamadığından insan o ana kadar dert ettiği şeyleri bir kenara atar. “Öncelikle bu acıya bir son vermeliyim” diye düşünür. Acıdan kurtulduğu anda o savurduğu dertleri bir bir toplayıp hayatına kaldığı yerden devam eder. Yani fiziksel acı; geçene kadar insanın işletim sistemini kilitlerken, geçtikten sonra sistemin kaldığı yerden devam etmesine müsaade ediyor. Bu açıdan bakıldığında insanın fiziksel acıyla olan ilişkisi bir bilgisayar-virüs ilişkisi gibi…
 
2-) Ruhsal Acı

     Hislerle alakalı olan acılardır bunlar. Hayatımızda fiziksel acı yoksa hemen bunlardan ediniriz. Zira acısız bir hayat düşünülebilir mi? Asla.

     Varoluş sancıları, aşk acısı, ayrılık acısı, depresyon, psikolojik bozukluklardan kaynaklanan sinirsel problemler ve benzerleri bu acı sınıfında yer almaktadır. Bunlardan bazıları bizim kendi kendimize eziyet etmemizden dolayı ortaya çıksa da, insanın hayatını ciddi anlamda zehir eden ruhsal acıların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Bu acılar mümkünse psikolojik destek ile, değilse ilaç tedavisi + psikolojik destek ile giderilmeye çalışılmaktadır. Bazıları bu tedavi yöntemleriyle giderilmekte iken, bazı ruhsal acılara ilaç falan sökmemektedir. O insanlar kendi kendini tedavi etmek durumunda kalırlar. Pozitif düşünme, meditasyon, bir şeylerle meşgul olma gibi yolları deneyerek hayata tutunmaya çalışırlar. Kimisi başarılı olur, kimisi iyice dibe vurur.

MUTLULUK

     “Mutsuz olmama durumu” diye mi tanımlamalı bu kavramı? Bilemiyorum. Kişiye ve içinde bulunduğu duruma göre değişebilen, tamamen izafi bir olgu çünkü.

     Montaigne’e göre ömrümüzün mutluluğu; soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana, komedyasının (hayatının) en son ve şüphesiz en zor perdesini (ölüm gününü) oynamadan önce mutlu denemez. Çünkü insan hayatı kararsız ve değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir halden bambaşka bir hale geçiverir. İşte o yüzden hayatın bütün eylemleri bu son mihenk taşında denenmelidir; bütün günlerin (geçmişin) yargıcı olan günde…
 
     Kimilerine göre ise mutluluğu bu kadar komplike hale getirmek anlamsızdır. Çünkü mutluluk; bazen okuduğun bir kitap, bazen izlediğin bir filmdeki güzel bir sahne, bazen bir manzaraya karşı sigara yakmak, bazen bir sevgiliye sarılmak, bazen bir bardak soğuk su içmek kadar basittir. Mesela bir yerde okumuştum; bir seremonide “ben mutluluk istiyorum” diyen birinin şamandan aldığı cevap “düşüncelerinden egonu ve arzularını arındırmalısın. Cümlendeki ‘ben’ egon, ‘istiyorum’ ise arzuların. Çıkar ikisini de. Al sana mutluluk.” olmuş. Bu kadar basit mi sahiden?

     Maalesef kafamdaki acı ve mutluluğa ilişkin sorulara net cevaplar veremiyorum. Yazı boyunca bu kadar çok soru sormamın ve cevap aramamın sebebi bu…

     Anlam ve mutluluk arayışımız bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da devam edecek. Belki bulamayacağız, belki burnumuzun dibinde durduğunu fark edeceğiz. Ancak aramaktan vazgeçseydik, aciz olmaz mıydık?
 
     Yazımı üç farklı düşünürün mutluluğa dair söyledikleriyle bitirmek istiyorum. Mutluluğu elde etmek kolay mı, zor mu siz karar verin.
 
     “Her insan mutlu olamaz... Çünkü; gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü.” ~ “Mutluluğun ne olduğunu öğrenmek istiyorsan bir çiçeğe, bir kuşa, bir çocuğa bak; onlar kainatın kusursuz resimleridir.”
(ERICH FROMM) ~ (ANTHONY DE MELLO)
 
     “Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı, bir tür hata olmalı.”
(SCHOPENHAUER)
 
     Selam ile…
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×