“Hiçbir şey her şey demektir. Güçlenmek istiyorsan önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yalnız yalnızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin.”

  Nietzsche ağladığında, ortaya çıktı felsefenin en çirkin yüzü ve filozofun en derin hüznü: ”anlaşılmamak.” Kelimelerce anlattığın olguların kurbanı olmak… Ve o da farkına vardı, dünyanın değişmezliğinin, düşüncelerin değil de kıyafetlerin nüfuzlu etkisinin. Belki biraz daha normal görünseydi yahut normal davranabilseydi söylemek istediklerini dinlettirebilecekti. Fakat farkındaydı, Nietzsche normal olmaya başladığı an gerçekliği yok olacaktı. Ve kalmayacaktı ondan geriye hiçbir şey. En yalın ifadesiyle:

“Benim de kara dönemlerim vardır. Kimin yoktur ki? Ama ben onlara sahibim, onlar bana değil. Onlar hastalığımla değil, benim varlığımla beraberler. İsterseniz şöyle diyelim. Onlarla beraber yaşama cesaretini gösterebiliyorum. ” 

  İşte bu cesaretiydi, onunla diğerlerinin sınırını çizen. Gerçeği arıyordu ve adeta bu gerçeklik arayışına tapıyordu. Tanrısı, çıktığı yolculuktu. Amacıysa yalnızca kendisini keşfetmek. İnsan kendi küçük alemini keşfetmeden koskoca kainatın sırlarına nasıl vakıf olabilirdi de amacı “anlama”yı başarabilirdi?

  Kutsal olan gerçekler değil, kişinin kendi gerçeği için çıktığı arayıştı. Onun için insanın kendi kendini sorgulamasından daha kutsal bir şey olamazdı. Yoktu da. Kimilerine göreyse onun felsefe arayışı kaygan bir zemine oturtulmuştu ve bu sebeple görüşlerinde sürekli kaymalar meydana geliyordu. Onunsa bu güruha kaya gibi bir sözü vardı: “Neysen o ol. Gerçekler olmadan kişi kim ya da ne olduğunu nasıl keşfedebilir?”

  Elbetteki keşfedemezdi. Felsefe köşkünün kilometre taşlarıydı, gerçekler. Ve ümit! Ümit insana yapılan en son kötülüktü. Pandora'nın kutusu açılıp Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: “Ümit.” O zamandan beri, insanlar yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladı. Fakat Zeus'un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

  İşte bu yüzden de ümidi yok etmektir gerçeklerin en büyüğü. Çünkü ümit yok olmaya başladığında insan kendi karanlığıyla yüz yüze gelir ve yalnızlığıyla tanışır. Çevresindeki tüm kalabalıklara rağmen bitimsiz bir yeryüzündeki küçücük yalnızlığıyla yaşamaya alışır. Onun için tüm yakınlıklar göstermeliktir ve aslında hepsi derin bir tek başınalığı barındırır.

  Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama sen tam bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: “Bu köprüyü geçip bana gelir misin?” İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin;  sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimizden uzaklaştıran duvarlar örülüverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde;  yutkunur ve şaşar kalırsın. Yalnızlığına…

“Tek ödevin kendin olmaktır. Güçlü ol, yoksa büyümek için hep başkalarını kullanmak zorunda kalırsın.”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×