“Zaman nedir?'' Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz yok. Şimdiki zaman sürekli var ise, geçmişe karışmayacak ise şimdiki zaman değil sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zamanın var olabilmesi için geçmişe karışması gerekiyorsa, mevcudiyetini yok oluşuna muhtaç olan bir “şimdi”nin varlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman; yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.” (Aziz Augustinus, 354-430)



     Selam saygıdeğer okuyucular.

     Bu zaman mevzusu epey karışık olduğundan nereden başlayacağımı bilemiyorum. O yüzden kafa karışıklığım ve yapacağım olası hatalar için sizden şimdiden özür diliyorum.

     Şimdi boş verin televizyon ekranına yansıyan 2.tur maçlarını, hazırlayın çayınızı/kahvenizi, oturun ya da uzanın rahat bir yere, isterseniz bir de fon müziği ayarlayın, zihninizi tefekküre hazır hale getirin.

     Her şey hazırsa başlayalım.

     Öncelikle “zaman nedir” diye sormalıyız sanırım. Genelde bu şekilde başlarlar. Muhtemelen sizin de beklentiniz her şeyden evvel bir “zaman tanımı” okumak olacaktır. Fakat ben bunu yapmayacağım. TDK ya da Vikipedi tanım konusunda sizlere yardımcı olabilir.

     “Peki kardeşim, madem sen o soruyu beğenmedin, o zaman şu soruya bir cevap aramalısın. Onu da yapmayacaksan bırak kalemi kâğıdı...” diyen birileri mutlaka mevcuttur. Onlar “zaman denilen şey var mı?” diye soruyorlar; “yani objektif olarak var olan bir şey mi bu zaman denilen ne idüğü belirsiz şey?”

      Zamanında Max Planck adında bir bilim adamı da bu soruyu sormuş ve demiş ki “değerli kardeşlerim, saniyenin 10^43'te birinden daha kısa olan süre(Planck zamanı), ölçülebilecek en küçük süredir. Daha küçük zamanları ölçmeniz mümkün değildir. Zira bu zaman; içinde bulunduğumuz 3+1 boyutlu uzayın sınırı ve karadelik ortamının başlangıcıdır.” Planck ağabeyimiz bu sözleri söyleyeli çok olmuş ancak günümüz fizik kanunları da aynı şeyi söylüyor. Bir Planck zamanından daha küçük süreleri ne ölçebiliriz ne de değişimlerini anlayabiliriz. Ölçülebilen en küçük zaman yaklaşık 10-20 saniyelik ölçülere karşılık geliyor ki bu da daha kat edilecek çok fazla yolumuz olduğunun bir göstergesi.

     Planck zamanının fizik bilimindeki “an” olduğunu söyleyebiliriz. Olayı daha anlaşılır kılmak için şöyle bir örnek verebiliriz sanırım:

     Yeterli sayıda a4 kâğıdını ele alalım. Elinize bir dolma kalem alın ve bu dolma kalemin içinde öyle bir mürekkep olsun ki ilk a4 üzerine koyduğunuz nokta yaklaşık olarak aynı yoğunlukta diğer a4lere aktarılabilsin. Kalem ilk kâğıda temas ettiği anda mürekkebin yolculuğu başlar. Fakat mürekkep bir yere kadar gidebilecektir. Gücü kâğıttan kâğıda azalacak ve nihayetinde son bulacaktır. Ancak boş kâğıtlar ve mürekkebin iz bıraktığı kâğıtlar orada var olmaya devam edecektir.

     Bu a4 kâğıtlarının her biri bir Planck zamanı(an) olsun. Mürekkep de insan olsun. Bu durumda insanın doğumu ilk kâğıttaki noktaya karşılık gelir. İnsanın yaşamı ve dünyaya izini bırakması ise mürekkebin kâğıtlara yayılmasıdır. Vadesi dolan insan ise gücü tükenen (etkisini yitiren) mürekkeple sembolize edilmiş olur. Peki bütün bu yaşananlar, zaman üzerine bırakılan izler, her “an”… Tıpkı kâğıtlar gibi sonsuza dek var olabileceklerdir diyebilir miyiz? Yaşadığımız her an sonsuza dek var olacaktır diyebilir miyiz? Zihinlerimiz zamanı akan bir şey olarak algıladığı için mi büyük resmi göremiyoruz?

     Zamanı tam olarak tarif edebilmenin imkânsıza yakın ya da imkânsız olmasının sebebi onunla aramıza mesafe koyamamamız. Yani zamana “kardeş sen şöyle bir uzaklaş bakayım benden, sana tâbi olmayayım bir süre, bir şey deneyeceğim” deme lüksümüz yok. Onu ölçebiliyoruz belki ancak gözlemleyemiyoruz, çünkü onun etkisi altındayız. Çaresiz bir şekilde zamanın içerisindeyiz. Zamanın olmadığı bir yer, olay ya da herhangi bir an düşünmek olanaksız. “Hiçbir şey olmuyor şu an” derken bile zamansal bir cetvele ihtiyaç var. Saniyeler tık tık ilerleyecek ki “yaprak bile kıpırdamıyor” cümlesinin bir anlamı olsun.

     Zamanın bir özelliği de çok acımasız(geri çevrilmez) olması... Bizi yaşlandırıyor, sevdiklerimizi öldürüyor. Kaybedilenler geri gelmiyor. Bir de işin nostalji boyutu var. Çocukluğumuzu özlüyoruz, eski bayramları, “bizim zamanımızdaki” okulları, lokantaları, komşuluk ilişkilerini… Sevinç, üzüntü ya da korku duymadan zamana bakabilmek kolay değil.



     Zamanın geçişi bizim zihnimizde bozulma, aşınma, yaşlanma ve ölüme ya da yokluğa yaklaşma anlamı taşıyor. Bu anlama bakarak “zaman”ın dosdoğru bir çizgi olduğunu iddia edebilir miyiz? Doğumdan ölüme uzanan dümdüz bir çizgi? Eğer öyleyse örneğin hafıza ile ilgili meseleleri nasıl açıklayacağız? Geçmişimizde gömülü iken zincirini koparıp “şimdi”ye dalıveren ve o hiç yaşlanmayan, bizi biz yapan o hatıralar nerede şu anda?

     Evet; günlerin, gecelerin, yazların ve kışların birbiri ardına gelişi; hayvanların, bitkilerin bu ritim ile dans etmesine bakarak en azından “tabiatın, hayatın zamanı” diyebileceğimiz bir ritim, bir müzik var. Fakat baktığımız pencereye göre bu zaman; “doğrusal” da olabilir “döngüsel” de. Ömrü haftalarla sınırlı bir böcek ile bir kaplumbağanın, asırlık bir çınarın zamanları bir olabilir mi hiç? Ya da kısacık bir döngü içinde atıp duran kalbin zamanı ile o kalbin sahibinin zamanı?

     Mevsimlere bakarsak döngüsel(dairesel), hayat-ölüm eksenine bakarsak doğrusal bir zaman algısına sahip oluruz. Ancak zaman her şeyden önce bir bıçak gibi; kesici, ayırıcı... Oluşan/yaratılan şeyler ile yok olan (varlığını sürdüremeyen) şeyler arasında bir kopma çizgisi. Fakat aynı zamanda bir tutkal gibi… Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bir birleştirici.

     İnsan, zaman ve evren… Sorular, sorular, sorular…



     Geçmiş artık yok, gelecek ise henüz gelmedi. Şimdi ise başladığı anda bitmeye, yok olmaya doğru yönelmiş. Yokluğa bu denli yakın duran bir zamanın varlığı nasıl tasavvur edilebilir?

     “Şimdi, geçmiş olduğunda nereye gidiyor? Nerede geçmiş? İşte felsefenin en büyük zafiyeti...”(Wittgenstein) 

     Selam ve tefekkür daveti ile…      

Faydalanılan Kaynaklar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×